Halil Alp Kalem ve Kelamın asi yolcusu…
Kalem ve Kelamın asi yolcusu…

Muzaffer İzgü: Kanlı Gülmece

Hücredeydim. Yüksekte, duvarın içine gömülmüş sarı bir
ampulden ışık sızıyordu. Hep birbirine benzer hücreler, sandır
duvarları, ışıklan, tavanı. Demir kapı herzaman pas kokar, küf
kokar. Gıcırtılı açılır, gıcırtılı kapanır. Gıcırtı korkudur
bazan… Bazan da müjde… Müjde, iki gün ellemezler seni,
kendine gelesin, biraz toparlayasın diye kendini. Korkudur,
bilirsin kapı gıcırdayınca seni nereye götüreceklerini.
Çok kaldım hücrelerde ben, çok işkence ettiler bana.
Kapının küçük penceresi açılır önce, bir atkı uzatırlar.
„Bağla bunu gözüne“ derler…
Bağlarsın. Gıcırdar kapı, yürütürler seni, düz yürütmezler,
döndüre döndüre, yönünü şaşırasın diye, hangi odaya
girdiğini bilmeyesin diye, kaç adım gittin, kaç adım çıktın,
unutasın diye… Unuttum zaten ben, kaç kez işkence
yaptıklarını unuttum bile. Derime sormalı bunu, yüzümün
derisine, ayaklarımın kalın derisine, sırtımın ince derisine.
Kaç kez sigara söndürülmüştür kimbilir yanağımda, kaç kez
boynuma boğazıma balyoz gibi yumruklar inmiştir…
Unuttum…
İşte dün, dünü de unuttum… Unutmak güzel şey ama, ya
derim, ya hücrelerim, unutuyorlar mı bu işkenceleri?
Bilmem…
Kapı gıcırdadı. Küçük pencere açılmadığına göre atkı
yok. Ya bırakılacağım, ya da… Hayır hayır, içeri birini
koydular. Benden beş altı yaş küçük, olsa olsa yirmi iki-yirmi
üç yaşlarında. San kafalı bir oğlan. Saçlarının sarısı ayna
olmuş yüzüne, sapsarı. Gözleri iri iri açılmış. Bir torba gibi
yığıldı gıcırtıyla örtülen demir kapının ardında. İşkence falan
görmemiş. Bilirim ben işkenceden gelenleri, gözleri böyle iri
iri açılmaz, kapanır, ufalır, karpuz çekirdeği denli olur.
Ağlarlar, inlerler, inilti müzik gibi çıkar ağızlarından, acı bir
ezgi….
— Merhaba, dedim.
— Hı, merhaba, dedi irkilerek.
— Yanaş yanaş!
— Yanaşayım mı?
— Yanaş ya…
Sanki birisinin ardından itmesini bekler gibi ardına
bakındı, kurbağa gibi yanıma sıçradı oturduğu yerden.
— İlk mi geliyorsun?
Başını salladı… Gözleri açılıp açılıp kapanıyordu, iriliği
yitmişti. Orasını burasını kaşıyordu. Bilirim, gereksizdir bu
kaşınmalar. İnsanoğlu, var mıyım diye kendini yoklar.
— Seni bu hücreye attıklarına göre, işkence yapacaklar,
dedim.
— Yapma be abi, dedi.
— Yok canım, ben yapmayacağım, onlar yapacaklar.
Daha çok kaşınmağa başladı, uyuz olmuş gibi. En çok da
karnını kaşıyordu. Sevimli bir yüzü vardı sarışın gencin, hattâ
komik bile. Kaşları ayrık ayrık, gözleri birbirinden uzak.
Burnu, sahana düşmüş yumurtanın sarısı gibi lop…
— Sigaramı da aldılar, dedi.
— Bende de yok, dedim.
Elini bacağının arasına attı, kaşındı kaşındı,
— İşkencede öldürürler beni, dedi.
— Yok canım, dedim. Ben de senin gibi düşünüyordum
ilk işkenceye götürülmezden önce, ama zamanla…
— Zamanla?
— Zamanla öğrendim kurnazlığını.
— İşkencenin mi?
— İşkencenin ya…
Güldü sarışın genç. Yüzünün bir yanındaki gamzesi iri bir
patatesin çukuru gibiydi. Hızlı hızlı burnunu kaşıdı.
— Siz galiba çok işkenceye uğradınız?
— Hı, dedim… Alıştım…
Sırıttı yine. Gözü duvarlarda, hücreyi ışıtan ampulu
aramağa çalışıyor.
— Şimdi, dedim, işkence yaparlarken kasılmayacaksın…
Daha doğrusu baştan başlamak gerek, sana az sonra bir atkı
atacaklar, gözlerini bağlaman İçin. Dikkat et atkıyı sıkı bağla,
çünkü buradan çıktıktan sonra elini her fazla oynatışın için bir
fazla yumruk yersin; onun için işi başından sıkı tut. Hem,
kafayı sıkı sıkı sarmanın yaran da vardır… Mümkünse atkının
düğümünü tam ensene getir, yumrukların etkisi az olur.
— Onlar farkına varmazlar mı?
— Yok, dedim, ağızlan köpürmeğe başladığında,
hiçbirşeyin farkına varmazlar, salt, çok, daha çok vurmak için
çalışır onlar.
Güldü…
— İyi be, abi, dedi.
— Kasılma demiştim… Kasılırsan, her yumruğun acısını
iki kat duyarsın, şöyle kendini pelte san, istersen mayalı
hamur san, bırak gitsin…
Kahkaha attı.
— Demek hamur gibi ha, pelte gibi ha?? Hah hah haa
haaa…
— Çenene yumruk atarlar, gözün bağlı olduğu için ilk
yumruğun geldiğinin farkına varmazsın, ama ilk yumruktan
sonra yapacağın tek şey, alt çeneni biraz ileri doğru uzatmak
olsun, dişlerini de sıkma, sonra kırılır dökülür. Sanki o –
zaman ağzında sıcak bir yemek varmış, sen de ağzını açmış
onu soğutmağa çalışıyormuşsun gibi yap. Yumruklar sönmüş
bir balona çarpar gibi, fıs fıs…
Fıs fıs sözünü duyunca, sarışın genç öyle bir kahkaha
patlattı ki, küçücük hücre sarsıldı sanki…
— Fıs fıs ha abi?
— Fıs fıs ya… Kafana copla vururlar…
İlk copu yine sezinleyemezsin, ama bil ki ondan sonra
işkenceci takır takır indirecektir cobu kafana. O zaman, bir
tempoya uygun olarak, omuzlarını kaldır kaldır indir, ama
öyle ayarla ki, omzun aşağı indiğinde cop kafana insin,
omzun kalktığı zaman cop kalkmış olsun, yaylı gibi, şöyle
şöyle, şöyle şöyle…
Sarışın genç, dizlerine vura vura gülmeğe başladı. Ben de
gülmeğe başladım. Omzumu kaldırdım indirdim, birkaç kez
daha, kahkaha selinde boğulduk, bir iki dakika…
— Sonra, dedim, ay fena gülmüşüm, (gözümün yaşım
sildim), sonra arkadaşım, işkenceci seni falakaya yıkacaktır.
Böyle insanın ayaklarını havaya kaldırır, ver ederler cobu…
Nah böyle…
Yattım yere… Ben yere yatınca, genç yine kahkahalarla
gülmeğe başladı. Ben de gülüyorum. Yerdeyim, işkence
pozundayım, ama gülüyoruz. Dışarıdan bir işkenceci duysa,
hücrenin içinde kahkaha aynası var sanacak.
— Bu durumda tırnaklarım yâni ayak baş parmaklarını
hiç oynatmayacaksın. Çünkü en çok tırnak dipleri acır, cop
tırnağa raslayınca vay anam…
— Hah hah hah haaaa!..
— Topuğunu öne doğru çıkarmağa çalış. Galiba doğa
bilmiş, insanlar işkenceye uğrayabilirler diye düşünmüş olsa
gerek, topuğun derisini olasıya kalın yapmış… Ayağının altına
coplar inerken, hiç kasma kendini. Bırak salıver, kendini ılık
bir suyun içinde düşün, yörende ak güvercinler, ve sen
ayaklarını uzatmışsın yeşillikleri izliyorsun… Şap şap şap
şap…
— Cobun sesi?…
— Yoo, kıyıya vuran dalganın sesi.
— Hah hah hah hahhh…
Sarışın genç, ayaklarını havaya dikmiş, bir yandan „şap
şap şap“ diyor, bir yandan kahkahaları basıyordu.
— Pekiyi acıtmaz mı abi?
— Hiç acıtmaz olur mu?
— Demek acıtır ha, demek acıtır ha… Hah hah hah haaa…
Yahu abi çok komiksin be abi… Demek acıtır, acıtır ha… Hah
hah haaa…
Patlattık kahkahaları… Gülme özgürlüğümüz çenemizde,
çene kaslarımızda, dudaklarımızın ucunda, çenemiz
koparılmamış daha, dudaklarımız kesilmemiş daha.
— Bu durumdayken sana sırtını dön demeleri büyük bir
olasılık. Sırtını dön o zaman… Başla derin derin nefes almağa,
çok derin al, çok büyük olsun solukların, büyük olsun, hızlı
olmasın… Nah böyle…
— Hah hah hah haaa!
— Yine bir tempo tuttur, üzerine çıkıp çiğneyen
işkencecinin, zıplamasına göre, ağırlığına göre. Çok ağırsa diz
kapaklarını iyice yere yapıştır, boynunun kaslarını ger.
Böbreğinin olduğu yeri gevşek bırak. Çünkü işkenceci
böbreklerini dökmek isteyecektir… Sidik torbana da sahip ol,
onu bacaklarının arasına al. Sık kendini işe… Şırıl şırıl işe…
— Demek işeyim ha abi, hah hah hah haa… Oraları böyle
sidikle, hah hah haa…
Beş kişi birden gıdıklıyormuş gibi gülüyordu sarışın
genç. ’ Gülüyorduk.
— Yat şimdi, dedim.
Yattı…
— Elimi sırtına uygun aralıklarla değdireceğim, haydi
bakalım! Hop hop, hop hop… Sık bacaklarını sık, sidik
torbana sahip ol, boynunu yukarı doğru kaldır, haydi hop hop
hop…
Kahkahalar… Kalktı, gözleri yaş içinde.
— Yapma abi, öldüreceksin beni gülerken, dedi.
— Sırtında zıplarlarken birşeyler söyle kendi kendine,
istersen sövebilirsin, mini mini söv…
— İşkencecilere mi?
— İşkencecilere, işkencecilerin babalarına, onlara! Tüm
bunlardan sonra seni kollarından havaya asarlar.
Bileklerinden ip bağlarlar, sallandırırlar. O zaman soluğun en
büyük yardımcın, çok sık soluk al, güç katacaktır bu sana. Hiç
dizlerimi yukarıya çekeyim falan diye uğraşma, bil ki her boş
devinim, gücünün tükenmesine neden olur. Kendini bir torba
san, ben torbayım de, yoğurt torbasıyım, de…
Yoğurt sözcüğüyle birlikte ikimiz birden yine
kahkahalarla çınlattık hücreyi.
— Kese yoğurdu abi kese, haah hah hah haaaa…
— Ayak tırnaklarını sökerlerken baldırlarını, el
tırnaklarını sökerlerken pazularını gevşek bırak. O zaman
hiçbir şey düşünme, salt kinini düşün… Bu kinle on tırnağını
sökseler de farkına varmazsın.
— Hiç varmam ha abi, hah hah hah haaaa…
— Aşağılayacaklardır seni, yüzüne tüküreceklerdir
tokatlar ata ata, o zaman, şöyle düşün, yer değiştirdiğinizi
düşün. Aslında yüzüne tüküreceklerin onlar olduğunu düşün.
Yum gözlerini, düşünde tükür yüzlerine, baklam baklam…
— Ben onların yüzüne değil mi abi, hah hah hah haaa…
Böyle ha, hah hah haaa…
Güldük gençle, hep güldük… Güle güle gitti sarışın genç
işkenceye. Atkısını ben bağladım, iyi bir topuz yaptım tam
ense kökünde. Kulaklarını örttüm bir iyice zarı patlamasın
diye. Sırıtıyordu boyuna, kendini körebe oyunundaki bir
çocuk gibi görüyor. Az sonra ellerini ileri doğru uzatacak ve
kendisine işkence edenleri bulmaya çalışacak… Buldum,
diyecek, sımsıkı sımsıkı yapışacak…
Genci getirdiler hücreye. İnsan zamanı yitiriyor hücrede,
bilmiyorum kaç saat sonra, ama geldi. Ayaklan yerde sürüne
sürüne et kemik yığını gibi atıp gittiler hücrenin ortasına…
Kapı gıcırdandı kapandı. Atıldım üzerine sarışın gencin.
Sırtına dayandım dizimle, doğrulttum, ense kökündeki topuzu
çözdüm. Başını tutamıyordu, önüne düşüyordu başı. Ağzı
burnu kan içindeydi. Kaşının biri patlamıştı. Tırnaklarının
ucundan sızan kan donmuştu, ay gibi…
Saçlarını okşamağa başladım. Parmaklarımı tarak yaptım,
saçlarında dolandırdım. Kesik kesik soluk alıyordu…
— Unutma, dedim, derin soluk alacaksın…
Şişti göğüs kafesi… Şişti şişti boşaldı.
Başını yavaş yavaş arkaya, benden yana çevirdi, gözleri
kapalı, kanlı ağzını açtı, güldü… Evet evet güldü. Yüzündeki
gamzesinden anladım. Hattâ kahkahalarla gülmeğe başladı,
gözlerinden dökülen kanlı yaşlardan anladım. Katıldım ona,
ben de gülmeğe, ben de kahkahalar atmağa başladım. Onun
yerine de çınlatıyordum hücrenin duvarlarını…
— Anlat anlat, sen kaşınla gözünle anlat, ben anlarım,
diyordum…
Yarılmış kaşı oynuyordu, dudakları kıpırdıyordu, çenesi
sallanıyordu…
— Hah hah hahh! Demek deli ettin herifleri haa?…
Belini çiğnerlerken ayı sandın ha?
Hah hah haaa…
— Kollarından havaya astıklarında salıncak dedin
adamlara ha? Hah hah ha…
Demek çeşme gibi işedin ha? Hah Hah hah haa…
— Analarını avratlarını kalaylayıp yüzlerine tükürdün
ha? Hah hah hah ha…
İki kişilik gülüyordum. Terliyordum gülmekten. O da
terliyordu. Hem gülüyor, hem de atkıyla terini, kanını
siliyordum. Sarsılıyordu. Kahkahalarının bitmesini
bekliyordum, ama bu sessiz kahkahalar bitmek bilmiyordu…
Tak diye birşey düştü ağzından yere… Kahkahalarımızı kestik
bir an… Kanlı bir cisimdi bu yere düşen, aldım, elimdeki
atkıyla sildim… Sarışın gencin dişiydi, pırıl pırıl bir diş… Dişi
avcuna koydum, baktı, yine gülmeğe başladı. Gülmeğe
başladık. Gülüyorduk, dişe bakıp bakıp gülüyorduk…
Dizlerimize vura vura gülüyorduk.
— Sakla bu dişi, hep sakla, dedim. Başını sallıyordu.
— Hı hı… Hah hah hah…
Çıkmıyordu sesi… Onun yerine ben gülüyordum. Sarılmış
birbirimize, gülüyorduk…

( Dayak Birincisi Kitabından )